29/5/2008 • Kategori: Okunasi Makaleler

Ömer Lütfi METE


Bugün kutlu fethin 555. yıldönümü... Şimdiki Türkiye'yi bile fazla büyük bulan Haçlı Avrupa'nın hâlâ acısını yaşattığı fethin yıldönümü...

Haçlı Seferleri örgütleyip kutsal beldeleri Müslümanlardan kurtarmaya gelen barbarların bir ara Ortodokslardan koparıp Katolik devlete dönüştürdükleri İstanbul'un fethinin yıldönümü...

Ortodoksları, Katolikleri ve Protestanları ile bütün Hıristiyan dünyasının hâlâ geri alma rüyası gördüğü şehrin tarihindeki en önemli günün yıldönümü...

Minareden kalemlerle Türk tapusu mezar taşlarına kazınmış, Kuran-ı Kerim'deki 'belde-i tayyibe' tamlamasına yakıştırılmış, Peygamber tarafından ordusu ve komutanı muştulanmış fethin yıldönümü... Ne var ki 29 Mayıs sadece Hıristiyan dünyası için kara bir gün değil! İçimizdeki Müslüman ve Türk isimli gizli Hıristiyanların veya Hıristiyan gizli birimlerce geri devşirilmiş pek çok kişi için de bu, 'itici' bir gün... 'Ne demek efendim fetih! Bu çağda fetih kutlamak ne ilkellik! Hele de Peygamber müjdesinden bahsederek bir tür barbarlığı kutsamak!' Aynen böyle mi diyorlar?

Hayır, bunları söyleyeni duyan yoktur amma arif olan böyle hissedenleri gözünden tanır. Doğrusu Siyasal İslâm'ın yerli bayraktarları tarafından 'Fetih şenlikleri' adı altında sergilenmiş bazı hafiflikleri hatırlayınca, en güzel günlerimizi kendi ellerimizle rezil etme becerimizin utancından yüzümüz kızarır! Bu hissiyat içerisinde; çok bayağı gösterilere de sahne olabilen '29 Mayıs' kutlamalarına burun kıvıranların en azından bir kısmının rahatsızlığını ideolojik değil, estetik kaygıyla açıklama hakkını saklı tutarız. Sıkıntı, 29 Mayıs gününden dini veya ideolojik dürtülerle rahatsızlık duyanlardandır.

Bunların bir kısmı, köken bahsini umursamaz göründükleri halde Türk ve Müslüman kökenli olmadıkları için kendilerini farklı hisseden mütegallibedir! Çoğu sürekli olarak, çağdaş Haçlı veya Siyonist etkiye açık yabancılarla temas ve işbirliği halinde bulunduğu için Fetih duygusunu yaşayanlardan ayrı görünmeye çalışırlar. 29 Mayıs'tan rahatsızlık duyanların bir kısmı da; Atatürkçülüğü meslek edinmiş, daha doğrusu Atatürk'ü istismar ve kötüye kullanmayı meslek edinmiş İttihat Terakki döküntüleri ve yamaklarıdır. Bunlar esasen, Atatürk'ün sağlığında sinsice karşıt harekâtı yapılandıran kadronun yetiştirmeleridirler.

Galip kanaatimce Atatürk'ü zamana yayarak öldürten irade de bunları kullanmıştır. Atatürk laik Türkiye devletini, 'İslâm'la örtülü savaş yürüten devlet'e dönüştürme tasarısı, daha onun cenaze namazını kıldırtmama çabası ile başlamıştır! Günümüze kadar da, 'İslâmcı' geçinen bazı çevrelerin 'kırmızı kuvvet' katkısı ile gelişerek gelmiştir. Hâsılı; 29 Mayıs'tan hazzetmeyenler böyle! Bir de 29 Mayıs'ı hak etmeyenler?

Birkaç İstanbul tutkunu sanat ve imar insanı hariç; Vatan- Millet caddelerini açarken tarih kıyımı yapan Menderes dâhil, 1940'lardan günümüze bütün Cumhuriyet nesilleri... İstanbul'un mahvetmede hepimiz fail, sorumlu ve seyirciyiz. Hangi yüzle 29 Mayıs'ı kutlarız? Onu eski güzelliğine döndürene kadar bize yakışan tek şey; katlettiğimiz İstanbul'a utanç içinde ağlamaktır.

***

Şu kirli basında temiz kalmayı becerebilmiş, kaleminden kan, nefret, hile değil "birlik", "dirlik" ve "cesaret" akan ender insanlardan biridir Ömer Lütfi METE..

 Buradan alınmıştır..

17/4/2008 • Kategori: Okunasi Makaleler

Ulusa Sesleniş Konuşmaları Hakkında

İsmine bakınca “Ne heybetli bir duruşu var.” diyorsunuz değil mi? Bence de öyle; ama ben daha bugüne kadar bu programın heybetine yakışan bir konuşmaya rastlamadım. Ulusa Sesleniş. Haykırış, serzeniş, titretiş, uçuruş… gibi yüce bir duygu çağrıştırıyor bende. Sanki yerimden hoplayacağım bir şeyler anlatacakmışlar gibi algılıyorum...

Sonra Ulusa Sesleniş başlıyor. Devrin başkanı, başbakanı her kimse, her kanalda naklen yayınlanacak olan konuşmasını yapmak üzere karşımıza çıkıyor. Babam ‘Emeklilerle ilgili ne söyleyecek?’ diye bekliyor. Kardeşim ÖSS’yle ilgili söyleyeceklerini merak ediyor, annem askerlikle ilgili ne söyleyeceğini bekliyor…

Kırk yıldır bu böyle... Daha hiçbir başbakan bizi yanıltamadı. Sadece bunlara cevap verdiler. Ben ertesi gün, “Akşam başbakanı izledin mi ya adam neler söyledi?” diyemedim hiç. Ya da ertesi sabah caddelerdeki insanlarda herhangi bir değişikliğe rastlayamadım. Halbuki ben ne çok isterdim, başbakanın ulusa sesleniş konuşmasından sonraki gün dışarıda kıyametler kopmasını, ne çok isterdim ertesi gün zihinsel depremlere şahit olmayı. Ve ben ne çok isterdim ertesi gün kahvehanelerin boşalmasını. Ben ne çok isterdim yüreğimde volkanlar patlatan, beyinler çatlatan bir ertesi sabah. Ne çok isterdim?

 

 Bir konuşmayla kıyametler kopar mı, bir konuşmayla zihinsel devrimler yapılabilir mi bir konuşmayla yer yerinden oynar mı?... Oynar kardeşim oynar. Çıkarsın bir sabah, “Ya istiklal ya ölüm!” dersin yer gök kökünden oynar. Ve bazen savaşmadan da destanlar yazabilirsin; çünkü kelimeler en güçlü silahlardan daha tesirlidir.

 

Akşam TV’lerde çok basit bir cümleyle yarını bambaşka bir formata sokabiliyorsan, iki saatte sen ne kıyametler koparırsın istesen. Haberlerde sıradan bir spiker “Yarın tatil.” diyor ve bütün devlet tatil yapmıyor mu, “Yarın kayıtların son günü.” diyor millet sıralara girmiyor mu, “Deprem olacak!” diyor halk o an sokağa dökülmüyor mu? Sakın “Ama o başka bu başka. Orada halkı direkt ilgilendiren bir şey var. Tabi ki halk buna uyar!” demeyin Allah aşkına… Demek ki orada halkı direkt ilgilendiren şeyler var he? Demek ki sizin söylediğiniz şeyler halkı direkt ilgilendirmiyor, öyle mi?

 

Bulmalısınız. Bakansanız başbakansanız halkı işin içine çekmelisiniz. Eğer bulamıyorsanız, üzgünüm siz de boşuna seçilmişsiniz!

 

SONUÇ:

Sayın başbakanım. Size ulusumuzun ortak değerlerini ciddiye alan konuşmalar yapmanızı öneriyorum. Hatta ben sizin için örnek bir sesleniş yapabilirim…

 

Ulusa Sesleniş

Ey benim büyük milletim. Destanlar yazan, dünyayı dize getiren, tarihi boyunca daima özgür yaşamış eşsiz milletim. Seni özgürlüğe duyduğum kadar yüce bir saygıyla selamlıyorum. Oksijen kadar önemli, su kadar gerekli, atom kadar akıl almaz bir dehanın, gökyüzü kadar derin bir fedakarlık mucizesinin önünde eğilmekten onur duyuyorum.

Bunca yıldır başımıza gelen sayısız felakete rağmen, “Bu vatan benim vatanımdır!” diyerek her türlü acıyı bağrına bastın. Bazen canın çok yandı, içinden kızdın bana. Gönül koydun kimi zaman; ama ben yurt dışında seni temsil ettiğimde  ellerini açıp dualar ettin hep bana. Kızdığında bile sen beni hep çok sevdin. Hani babası çocuğunu döverken bile sever ya, öyleydi işte bana olan kırgınlığın. Nasıl sevmezsin ki sen beni. İnsan evladını nasıl sevmez ki. Beni bu topraklar doğurdu. Beni sen doğurdun.

‘Kurtuluş Destanı’nı yazdığımız o günleri hatırlıyor musun?  Beraber yazmıştık. Sen ve ben. Ben komutan olmuştum, sen asker.Çanakkale’de şehit olan sendin. Atatürk bendim. 300 kiloluk mermiyi topa sen sürmüştün. El ele vermiştik seninle. Dize getirmiştik yedi düveli. Beraber koparmıştık Yunan’ın Fransız’ın elinden bu cennet vatanı. ‘Hangi çılgın bize zincir vurabilir?’ diye gülüşmüştük şark cephesinde.

El ele verince dağlar küçülüyordu karşımızda! Ne girdaplardan geçmiş gitmiştik, diz boyu saplanmıştık çamurlara, beraber basmıştık bütün mayınlara… Hayatını koymuştun benimkinin yanına gözünü hiç kırpmadan, göğsünü siper etmiştin bana. Umurumuzda değildi dünya. Kokutmuyordu ölüm bizi. Süngümüzdü ecel, yanı başımızdaki mataraydı Azrail. Sen yanımdayken ne aslan kaplan, ne kurt ne kuş, ne Fransız ne Rus korkutuyordu beni.

Hatırlıyor musun o uçuşan kafaları, kolları, bacakları?… Hatırlıyor musun gökten parça parça sen yağdığını, ben aktığımı. Hatırlıyor musun o amansız o zamansız ölmelerimizi?

Peki şimdi ne oldu bize? O kıyasıya, o çıldırasıya, o ölümüne girdiğimiz savaşları, kan gölüne dönen Çanakkaleleri, İzmirleri, Erzurumları kurtarıp geçen biz ufacık bir derede tıkandık, öylece kala kalakaldık. Geçemiyoruz. Aman vermiyorlar bize. İçim yanıyor! O koca kan gölünde boğulmadık da beş para etmez bir derede aman diliyoruz muhannete.

Borçlandık, muhannete borçlandık. Nasılını nedenini sorma borçlandık işte. Başımızı dik tutamıyoruz eskisi gibi. Tüm dünya birleşerek; topla, tüfekle, silahla, dipçikle ezemedi de bizi, şimdi ‘faiz’ diye uydurma bir belayla eziyorlar şimdi. Peki yakışır mı bu bizim şanımıza?

Dağlardan gemiler yürüten bir ecdadın torunları olarak şimdi 100 milyon dolar için sıra bekliyoruz el kapısında. 10 milyon dolar bile büyük para gibi geliyor bize. Elin adamı tek başına 30 yılda 700 milyar dolar kazanabiliyor da biz 70 milyon insan bir araya gelip şu üç kuruş borcumuzu ödeyemiyoruz. Neden? Çünkü inancımızı yitirdik, güvenimizi kaybettik, tatillere gömüldük, tembelliklere boğulduk.

Yılın yarısından çoğunu tatille geçiriyoruz. 30 Ağustos gibi bir günü resmi tatile dönüştürmek ne kadar anlamlı geliyor sana. 30 Ağustos’ ta dedemiz savaşıyordu. Biz de hiç olmazsa çalışmalıyız. Tüm zaferlerimizi çalışarak kutlamalıyız; çünkü zaferler ancak ter dökülerek kazanılır, tatil yaparak değil.

Olağanüstü zaferlerden sonra borçlu yaşayıp, el alemden aman dilemek benim zoruma gidiyor! Sonra seni düşünüyorum. Senin o asil duruşun var ya, o bir hilal uğruna binlerce güneş batıran akıl almaz mücadeleciğin var ya... Bana “Dur, korkma, üzülme, vazgeçme, diren, dayan!” diyor. “Senin sırtın, asla yere gelmez!” diyor.

Bütün bunları düşünüp senin adına söz verdim onlara. “Biz borcumuzu bir yılda öderiz!” dedim. “O beni yalnız bırakmaz!” dedim. “O öldü bu cennet vatan için. Okyanuslar geçti derede boğulmaz o!” dedim. “Çalışır didinir öderiz!” dedim. “Biz ne destanlar yazdık onunla. Yine yazarız dedim.” Ben sana inandım da dedim bunları.

Biliyorum sen yine elini uzatacaksın bana. Bu yıl istirahat etmeyeceksin, bu yıl durup dinlenmeyeceksin, arkana hiç bakmayacaksın. Ben de bakmayacağım. Sabahlara kadar çalışacağız.

 

Sabah gün ağarırken dalgalanan bayrağı sen seyrettin mi hiç? O nasıl bir asalet, o nasıl bir duruş öyle? Elimden gelse açıp göğe salacağım o hürriyet timsali ay yıldızımızı. Direğe bağlı olması bile zoruma gidiyor. Şimdi söyle bana, kimin gücü yeter onu dindirmeye, indirmeye… Kimin gücü yeter onu durdurmaya… Biz adamın o kalan son dişini de sökeriz. O bayrak uğruna neler feda ettiğimizi kim nereden bilecek?

 

Çoluğunu çocuğunu unutacaksın bu yıl, ben de unutacağım. Söz veriyorum sana, eğer bu yıl uyursam namert olayım, durursam kahrolayım. Böyle bir zamanda dinlenirsem dedem bana ne der? “Bu mu senin adamlığın” demez mi dedem bana? “Ben sana borçlan muhannete muhtaç yaşa diye mi teslim ettim bu vatanı? Bunun için mi şehit oldum?” demez mi dedem.

Ey benim aziz milletim, ben sana güvendim. Söz verdim senin adına. “Bu yıl bitecek borç ve başımızı dik tutacağız artık!”

“Kurtuluş Destanı” yazarken kan dökmüştük. Şimdi özgürlük destanı yazmak için sadece ter dökeceğiz. Gökten ecdat inecek. Alnımızdan öpecek, o pak alnımızdan...

Ebediyete kadar hür yaşayacak olan milletimin önünde saygıyla eğilmekten onur duyuyorum.

deyip ve bir de bu konuşmaları il il gezerek, yapacağınız “Şahlanış Mitingleri”yle beslerseniz, işte o zaman bu halkın önünde diz çöker bütün dünya…

 

Not: Şahlanış Mitinglerine ihtiyacınız olursa, haber vermeniz yeterlidir.

 

Özel bir merak:

Bir gün bir başbakan çıkıp varını yoğunu tüm kazandıklarını ve kazanacaklarını, ülkesine hediye edecek bir yürek taşıyabilecek mi? Eğer taşırsa, hiç şüphe etmesin ki bu millet onu sonsuza kadar unutmaz! Ve bence böyle bir millet tarafından ölümsüzleştirilmek, yaşanılabilecek en büyük onurdur.

 Erdal DEMİRKIRAN

15/1/2008 • Kategori: Okunasi Makaleler

West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların arasında uygunsuz biriyim
vahşetim
beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir
acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

 

İ.ÖZEL / Mataramda Tuzlu Su

“Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lânet çemberinden nasıl kurtulacağız?” diye feryat ediyordu Cemil Meriç. Kalabalıkların şuursuzluğunu, “midye şuursuzluğu” olarak adlandırıyordu. Bu “derin uyku”dan şikayetçiydi o da. Sahnedeki figürandık ona göre, oyun başkaları tarafından yazılmıştı. Sahte bir ütopyanın bataklığında günden güne ölümü bekliyorduk.

 

Her şeye rağmen Batılılaşmayı tek kurtuluş yolu gören “neo-Tanzimatçı” aydınlar kendi coğrafyalarını bir oryantalist gözü ile seyredebilmekten kurtulamamışlardır. Dönemin bürokratları, diplomatik görüşmelerde, diplomatik teslimiyet yaşamaktan öteye gidememişlerdir. Kaybedilmiş doğuda, batı arayışına çıkılmıştır. Tipik bir sömürge olma adaylığıdır bu. Kendi hürriyet, demokrasi, özgürlük ve eşitlik normlarımızı oluşturamaman faturası kesilmiştir bize. Peki kim tarafından? Suçu ve suçluyu her daim dışarıda aramak gibi bir huyumuzda nüksetmiştir ne yazık ki…

 

Bir beyin operasyonunun adıdır Tanzimat. Zamanla telafisi zor olacak bir yıkımın zuhur ettiği görülmek istenmez belki de... Kimilerine göre ciddi mânâda bir demokratikleşme alametine işaret olan bu fermanın, kâğıt üzerindeki kanuni hak ve getirilerinden ziyade, Tanzimat aydıncılığı ve dönemin bürokratları tahlil edilmelidir. Yabancı bir müdahale aracısız bir yol ile istilaya kalkışmaz elbet. Onun da uzantıları mevcuttur. O el ikinci bir eldir, içeriden bir eldir; işbirlikçi elidir.

 

Tanzimatla birlikte, yabancıya ve azınlığa hak tanımak adına, yerli ve ev sahibi olan taraf misafirleştirilmiştir. Yüzümüz kayıtsız ve şartsız olmak kaydı ile batıya dönüktür. Batı, ithal ettiği reformlar ile ipotek altına almıştır bizi. “Batıdayım, teknoloji alıp döneceğim” cinsinden levhalara rastlayabilmekte mümkündür artık Anadolu’da. Madde alınmıştır alınmasına da, mânâ itibariyle mühim kayıplar vermek zamanı da gelmiştir… Bu ülkede modernleşme ve yenilileşme, tuhaf dönüşümlere gebe kalmıştır. Bize pahalıya patlamıştır bu iş her zaman.

 

Kimse kimseyi kandırmamalıdır artık: Bu Avrupalılaşmanın adı, kültürlerarası iletişim olmaktan çıkalı epey olmuştur!..

 

Biliyoruz ve farkındayız, çağımız dünyası, tek bir elden, tek bir imparatorluk yoluyla yönetilmek isteniyor. Küresel sermaye bir yanımızda, Siyonistleşmiş Yahudi’nin emelleri bir yanımızda, kapitalist batı emperyalizmi bir yanımızda… Hepsinin harmanlanması, modern dünyalının ne denli bir yaşam güzergahında kıvrandığını gösteriyor. Milli olan her ne varsa, millisizleştiriliyor, mukaddesatların içi boşaltılmaya çalışılıyor. “Sattım” gibi zihniyetle yola çıkanların, sınırlarını ve ölçülerini merâk etmiyor değiliz. Özelleştirmeden de öte, tuhaf ve acayip bir yabancı hayranlığı ile, yerlilikten yabancılığa terfi edenlerin zihniyetinden de utanmıyor değiliz. Çünkü dünün muhafazakâr, mukaddesatçı, millici yapıları nasıl da bir an da “manipüle” ediliyor, görüyorsunuz. Her şey ortada işte. Dün “Büyük Doğu” diyenler, bugün “Büyük Ortadoğu Projesiyle” karşımıza dikiliveriyor.

 

Modern dünya, kendi insan tipini dayatırken, birilerinin buna muhalefet ederek farklılaşmaya çalışması, birilerini şüphesiz rahatsız edecektir. Hayat çoğu kez acımasız yüzüyle bir savaş sahasına da dönebilmektedir. Bu dönüş, kalabalıklar için bir dönüşümde olabilmektedir. Taarruz başlar ve bitene kadar devam eder. Dönüşüm yaşayan meselesizler, harbin en başından kaybedenleridir. Mücadele vereceği en ufak bir şeyi dahi olmayanlar, dayatılan insan tipinin örnek unsurlarıdır.

 

Meselesizler, yalnızca nimete taliptirler. Külfet onlara uzaktır, yabancıdır, yabandır. Ömrünü bir cephede görmeyip; cephesizliği tercih ederek, esen rüzgâr istikametinde yaşarlar. Eyyamperestlik ruhlarına işlemiştir. Taşıdıkları omuzları yüksüzleştirenler, hayatları boyunca gayesiz ve mefkûresiz yaşamaya mahkumdurlar.

Bugün bize(dünkü gibi), “batı tipi bir dünyevileşme” dayatılmaktadır. Şüphesiz karşımızda gördüğümüz her modernize çalışmasını, din dışı/kafir olgusu, olarak algılar değiliz. “Rasyonel değil, hemen ekseriyetle olduğu gibi lümpen(başıbozuk) bir batılılaşma” (Bakınız: Durmuş Hocaoğlu/Devletçilik Bumerangı) eşiğinde, “biz”e uygun kurtuluş reçetelerini geliştirebilir, olgunlaştırabiliriz.

 

İnsan, leş kargaları karşısında korkuluk vazifesi görmemeli! Yalnızca kargalar ondan çekiniyor diye, korkuluk olduğunun hazzı içerisinde yaşamamalı. Mühim olan kargaları bölgeden uzaklaştırmaktır. Düzen dediğimiz şey de bunun gibidir. Esasen düzenin kendisi düzensizdir. Bunu, olanlardan, yaşananlardan, düzenin kendisine benzettiği insan tiplerinden kolayca anlayabiliriz. Yani zor değil, beyni yutulmuş korkuluklardan değilseniz, bunu anlayabilmeniz gerek. Ya da beyniniz bir meta yığınına dönüşmediyse, makineleşmediyseniz…

 

Gözlerimizle etrafı görebilmeye başladığımızdan itibaren, türlü rahatsızlıklarımız, türlü sancılarımız var. “Sakarya” gibi kıvranıyoruz. O “eğilmez başlar”, yatakta bile bir sağa, bir sola dönüyor. Keyfinden mi, derdinden mi? Sabır dedikçe, sabrın sınırlarında da bir artçı deprem meydana geliyor her daim. Maskaralaştıran düzen kendi düdüklü tenceresinde hiçleştirmek ve hükümsüzleştirmek istese de, kalabalıkların “deli” diye ötekileştirdikleri adamların muhalif duruşu sayesinde, birileri de kolayca yem olmuş olmuyor bu düzene.Çünkü uyarıcı bir nitelik taşıyorlar. Ki her toplumun vazgeçilmezidir onlar.

 

Düzen, kendisine amade “yaşayan ölüler” in varlığıyla canavarlaştıkça canavarlaşıyor. Gücünü aldığı yer orası. Her cemiyetin içinden kendisine benzeteceği, kendisine biat edeceği adamları seçiyor: Muhafaza edeceklerinden önce, edineceği kârın kaygısını güden sözde muhafazakârlar. Dışarıya, emperyalizmin menfaatine çalışan, Türk’e karşı Türklükle yarış halinde olan sözde Türkçüler. Dün batıl gördüğü Amerika’nın dümenine giren, sırf ülkesindeki kurumlarla yan yana gelmemek için kurtuluşunu dışarıda gören Amerikâncı sözde İslâmcılar. Kampüs içinde attığı anti-kapitalist, sosyalist sloganları, mezun olduğunda acele bir şekilde unutan; cebinden Malborası, giydiklerinden yediklerine kadar, bir zamanlar karşı çıktığı Amerika’nın ürünlerini  görebilmemiz mümkün olan sözde sosyalisti, solcusu, sosyal demokratı…

 

Her projenin esas amacı, belli bir dönüşüm yaşatmaktır. Girdikleri yerlerde, değişim ve dönüşüm hedeflerler. Önce zemin kontrol edilir. Kuyuya bir taş atılır. Nabız yoklarlar. Hayati kelimelerimiz vardır mesela: Allah, İslâm, vatan, namus, mukaddesat, yoksulluk… Bir oyun hamuru gibi oynamaya başlarlar onlarla. Amaç, tepki ölçmektir. Halka uygulayacakları projenin ne gibi refleksler, tepkiler vereceği önceden tahmin edilir; karanlık odalarına çekilip, insansı zombiler gibi yazarlar, çizerler… O halkın mevcut değerlerine uzun soluklu bir test başlamıştır. Bu küresel efendiler, dünyaya çekidüzen vermek için yaratılmıştır sanki. Zaten kendilerini de öyle görürler, kutsarlar bir taraftan da…

 

Sınırlarla oynanır. Hudutlara mayınlar döşenir. Düşmanlaştıran siyasetlerin tohumları ekilir. Geçen zaman, proje açısından mühimdir. Varsa yoksa proje vardır. İnsanlığı, dünyayı, toprağı, coğrafyayı kimselerin düşündüğü falan yoktur. Kendi tanrıları, onlara görev vermiştir sanki.

 

Yenilikçiliğini, ilericiliğini ve çağdaş moderniteyle barışık çizgisini gelişmişlik olarak arz edenlerin, ölçü hususunda yaşadıkları vahim hata, kimlik ve mesele kaybına da yol açmaktadır. Terakkiye sarılarak, tuhaf ve içeriye Fransız bir nizâmın cengaverliğine soyunmak, salyangoz satıcılığına talip olmak, bu mefhûm kargaşasında, körleşme ve sağırlaşma alametidir.

 

Hükümlerimiz, ihtiyaçlarımızın hangi doğrultuda ilerleyebileceğini ispatlayacaktır. Kültür, terbiye ve vicdan kaybına uğrayanların, istikâmet hususunda istenileni veremeyeceği gerçeği de unutulmamalıdır.

 

Gelişmişliğin kıstasını halen daha hızına yetişilemeyen teknoloji ile eşanlamlı algılamak, yeni bir putperestliğin kapısını da aralamaktadır. Teknolojinin bu hızlı vaziyeti, kalabalıkların tuhaf bir koşuşturmasına da sebebiyet vermiştir. Adına robotlaşma, makineleşme, manyetikleşme de diyebileceğimiz bu hal durumu, teknolojik bir kibir yüklemiştir kalabalıklara.

 

Dirilik ve velûdiyet hususunda keyfi şekilde rahatça nefes almakla yetinmek, göz önündeki sahada modern sömürgeci kuvvetleri de görmezlikten gelmek olacaktır. Bu kokuşmuşluk içerisinde, bir tarafta korku ve kin depolayan bir sistemin, diğer tarafta bunalımları giderebilme hususunda acziyet yaşamaya mahkûm bırakılması, kördüğüm olmuş bir düzene gebedir. Sayın Başkan Bush’lu bir devlet idaresinden, pek de hayırlı bir şey beklemek mümkün değillerdir heralde.

 

Estetik yoksulluğu, medeniyet fukaralığı, kök ve mazi düşmanlığı hat safhadadır. Şu durumda, şeytanla yol arkadaşlığını tercih edenler, popüler kültürün artıklarıdır. Abdullah Cevdet ve benzerlerinin kırbaçlarına maruz bırakılan halkımız, dün önerilen ‘melezleştirme teorisi’yle, nasıl bir karmaşanın içine çekilmek istendiyse, bugün de aynı karmaşıklık modern şekliyle devam etmektedir.

 

Rota ayarını tam mânâsıyla bulamamış olan genç Cumhuriyet, modernlik/medenilik/ilerilik bahsinde yalpalamaya gark eylemektedir. İçtimaî bir şuurlanmanın zarûri ve mecburi olduğu bilinmeli ve ona göre hareket edilmelidir.

 


***Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
      Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
      yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
      zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
      uyrukların arasında uygunsuz biriyim
      vahşetim
      beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
      kendime dünyada bir
      acı kök tadı seçtim
      yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
      uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

***Alınmıştır

Afşin SELİM

Buradan

Biraz uzun ama okumaya değer.. Günümüzün analizi oldukça başarılı..